İlk kez birisini Yunan kültürünün karanlık yanlarına üstüne basa basa değiniyordu. Öte yandan, Nietzsche�nin, bu karanlık yanların temel bir öneme sahip oldukları şeklindeki iddiası daha da tartışmalıydı. Diyonisoscu boyutu daha sonraları Nietzsche Felsefesi�nin esasını oluşturacaktı. Nietzsche bundan böyle Schopenhauer�in -istemin Budist�çe yadsınması- fikrine bağlı kalamazdı. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlığ�a karşı diyonisostik olanı öne sürdü. Hıristiyan hayırperverliğine, duyguların ve arzuların bastırılmasına karşı saldırıya geçti ve yerine, duygularımızın oluşumuna daha uygun düştüğüne inandığı daha güçlü bir ahlakı savundu. Nietzsche�ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Yirminci yüzyılın en kötü dönemleri Nietzsche�yi doğruladı, en iyi dönemleriyse, olumlu -Hıristiyan- inançlarının çoğunlukla tanrı inancına bağlı olmadığını göstererek onu tekrar yalanladı. Bugün o ilk-içgüdüye daha fazla sahip olup olmadığımız sorusu ise tartışmalıdır.
Sanatçı olarak Wagner en üst basamakta durmaya hak kazanıyordu belki, ama bu türden yüksek felsefi seviyeler onu aşıyordu. Zamanla Nietzsche Wagner�in entelektüel maskesini çözmüştü. Wagner, olağanüstü büyüklüğe ve sezgi gücüne sahip değişken bir egoydu,ama Schopenhauer�e olan sevgi ve hayranlığı bile gelip geçici ve sanatsal hayal gücüne malzeme oluşturan bir şeydi. O zamana dek Nietzsche, Wagner�in hayatındaki bazı çirkinliklerini; örneğin antisemitizmini, ölçüyü kaçıran kibrini ve onun diğer insanlardaki yeteneği ve ihtiyaçları takdir ve kabul eme yoksunluğa görmezlikten gelmeye hazırdı. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Wagner, Bavyera kralı II. Ludwig�in salt Wagner�in kendi operalarını sahneye koyacağı bir tiyatro yaptırdığı Bayreuth kentine taşınmıştı. (Bu proje Bavyera devletinin iflasını ve Ludwig�in tahttan düşürülüş sürecini hızlandırdı.) 1876�da Nietzsche -Niebelungen Halkası-nın prömiyerine katılmak üzere Bayreuth�e gelir, ancak, muhtemelen psikosomatik nedenlerle hastalanır.
Wagner�in megalomanlığı ve doruğa tırmandırdığı çöküşü Nietzsche için artık dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Kendisini Wagner�den kurtarmalıydı.
İki yıl sonra Nietzsche -insanca, Pek İnsanca- adı altında özdeyişlerini yayınladı. Bu özdeyişler Wagner�le arasındaki kopuşu kesinleştirmişti. Nietzsche�nin Fransız sanatını övüşü, psikolojik irdelemelerdeki keskin zekâsı, romantik hırsın maskesini düşürüşü ve olayların ardındaki gerçekleri kavrama konusundaki eşsiz yeteneği Wagner�i aşıyordu. Nietzsche eserinde geleceğin -güzel yeni dünyasını- hazırlıyordu: Bu dünyada transandantal bir tanrı veya şeytan, mutlak değerler veya tanrısal cezalar yoktu artık. Nietzsche Hıristiyanlığ�ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü -köle ahlakına- karşı saldırıya geçti. Bu arada Wagner Schopenhauer�e olan bağlılığın sonu ve Hıristiyan cemiyetine dönüşü anlamına anlamına gelen son eseri olan -Parsifal- üzerinde çalışıyordu. Yolları ebediyen ayrılmıştı. Yaygın bir söylentiye göre Nietzsche hayatı boyunca sadece tek bir insanı bütünüyle tanımış ve tanıdığı bu adam onu, çağının en büyük psikologu olmasını sağlayan, yeterli derecede malzeme ile beslemiştir. İşte bu adam Wagner�di.
1879�da Nietzsche sağlık nedenleriyle Basel�deki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti
-
Hawk
- Mesajlar: 0
- Kayıt: Sal Şub 24, 2026 11:29 am
- İletişim:
Felsefe Konulari
Takip eden yıllarda Nietzsche İtalya�yı, Fransa�nın güneyini ve İsviçre�yi gezdi. Hastalığını dindirecek bir iklim aradı durdu. Neydi şikayetleri ? Öyle görünüyor ki, bir insanın geçirebileceği tüm hastalıklardan şikayetçiydi. Gözleri yarı kör denebilecek oranda kötü görüyordu. (Doktoru ona bundan böyle kitap okumamasını tavsiye etti, ama aynı şekilde bundan böyle nefes almamasını da isteyebilirdi ondan.) Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden oluşan koleksiyonu, hastalık hastası diğer felsefecilere kıyasla eşsizdi. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştiren kişi o oldu. Bu dengeleyici öğe bizlere Üstinsan fikrinin Nietzsche�nin diğer ve daha kabul edilebilir düşünceleri arasındaki önemli yerini unutturmamalıdır. Bu öğe belki de, bu bilgesizlik incisini ortaya çıkaran kabuğun içindeki bir kum tanesiydi.
Üstinsan, uzun ve -dithyrambosca- bir şiir olan -Böyle Buyurdu Zerdüşt-te ortaya çıkar. Bu şiir neredeyse dayanılmaz bir süslülük ve ciddiyet içindedir ve bu mutlak ciddiyet yazarının tüm -ironik olma- çabalarına ve kuşun -hafifliğine- rağmen kitabı cazip tutuyor.
Tıpkı Dostoyevski veya Hesse gibi -Zerdüşt-ü de ancak yirmi yaşın altındaysanız okuyabilirsiz. Buna rağmen bu eserin anlattıkları -hayatı değiştiriyor-. Üstelik her zaman kötü yönde de değil. Eserdeki aptallıklar hemen göze çarpıyor, ama geriye kalan kısımlar okuyucuyu mevcut tasarımlar hakkında derin düşüncelere teşvik ediyor. İçindeki felsefenin ise dikkate değer bir konumu yok.
Yumuşak bir kış iklimine sahip olan kaplıca ve ılıcalara yaptığı sürekli seyahatleri sırasında Nietzsche, arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanışır. Ree ve Nietzsche onunla (beraberce, bazen de onunla tek başına) yürüyüşlere çıkar ve kafasına felsefi inançlarıyla doldurmaya çalışırlardı. (Nietzsche -Zerdüşt-ü hiçbir zaman sahip olmayacağını söylediği oğlu olarak tanıtır. - bu genç Zerdüşt açısından talihli bir karardı, üstelik sadece böyle bir isimle okulda alay konusu olma ihtimali yüksek olduğu için değil.) Lou, Ree ve Nietzsche bir zaman sonra, günümüzde düşünülmesi pek mümkün olmayan üçlü bir ilişki içine girerler. Günümüzde düşünülmesi zor, çünkü cinsel açıdan bu denli saf olabilecek kimseler kalmadı. Önceleri üçü de kendilerini felsefeye adamak ve bir ménage á trois işletmek isterler. Ardından Ree ve Nietzsche (birbirlerinden habersiz) Lou�ya aşık olduklarını fark eder ve evlenme teklifinde bulunmaya karar verirler. Ne yazık ki Nietzsche gülünesi bir hatada bulunarak, Ree�ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulunur. (Yine de bu durum Nietzsche�nin, çağının en büyük psikologu olarak anılma hakkı ile tezat oluşturmuyor. Bunu, bir psikologun aşk hayatını yakından takip etmiş olan herkes teyit edebilir.)
Luzern�de bir fotoğraf atölyesinde çekilen bir resim, bu üç insandan hangisinin mevcut durumuna hakim olduğunu gösteren en açık kanıttır: İki duygusal olarak bâkir adam (38 ve 33 yaşlarında) bir at arabasına bağlıdırlar; arabanın içindeyse yirmi bir yaşında olan gerçek bakire oturur ve kırbacını sallar.
Sonunda üçü de bu trajikomik aşk ilişkisinin artık ayakta tutulamayacağını anlarlar ve ayrılırlar. Nietzsche öylesine deliye döner ki, şu satırları kaleme alır: -Bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.-
Ancak ardından Lou�nun düşer çocuğu -Zerdüşt-ün annesi veya kız kardeşi olmaya laik bir insan olmadığına karar verir. (Lou Andreas Salomé zamanının en dikkate değer kadınlarından biri oldu. En sevdiği kocası olan bir Alman profesörünün soyadını aldıktan sonra iki önemli adam daha üzerinde etki bıraktı: Şair Rainer Maria Rilke ile ilişkisi ve yaşlanmakta olan Sigmund Freud ile sıkı bir dostluğu vardı.)
Nietzsche kışlarını çoğunlukla Nis, Turin, Roma veya Menton�da ve yazlarını da -dünyanın 1500 metre üstünde ve dahası, diğer tüm insanların yükseğinde-, İsviçre�nin Engadin yöresinde, bir köy olan Sils Maria�da geçiyordu. Günümüzde Sils Maria güzel küçük bir ılıca merkezidir (St. Moritz�den sadece 10 kilometre uzakta.) Ancak Nietzsche�nin oturduğu ve genelde ecza dolabını kurduğu odayı gezmek hâlâ mümkün. Burada dağlar hemen gölün ardından dük yamaçlarla İtalya ile sınırı oluşturan Berina dağının 4000 metredeki karlı zirvelerine yükselir. Evin arkasından sessiz ve sakin patikalardan yamaçlara tırmanılabilir. Nietzsche felsefe yaparken bu patikaları kullanır ve ara sıra da, düşüncelerini küçük not defterine kaydetmek için ıssız bir kayanın yanından köpürerek akıp giden derenin kenarında dururdu. Eserlerinin üslûbunda bu yörenin atmosferinden, yani heybetli manzaralarından, sessiz zirvelerinden ve yalnızlık duygusundan bir parça görmek mümkündür. Nietzsche�nin, düşüncelerinin büyük bir bölümünü geliştirdiği bu yöreler gezilip görülürse, onun bazı hataları ve erdemleri daha kolay açıklanabilir olur.
Nietzsche genelde çok yalnız yaşar, ucuz odalar kiralar, ara vermeden çalışır, ucuz lokantalarda yemek yer ve o dayanılmaz baş ağrılarını ve diğer şikayetlerini elinden geldiği kadar dindirmeye çalışırdı. Yer yıl şaşılacak derecede kaliteli bir kitap yazıyordu. -Sabah Alacası-, -Şen Bilim- ve -İyinin ve Kötünün Ötesinde- gibi eserler, Batı uygarlığı ve onun değerleri, psikolojisi ve tutkuları ile hesaplaştığı harikulade eleştirel kitaplardır. Üslûbu berrak ve anlaşılır, delilikleri ise makul sınırlar dahilindedir. Buna sistematik felsefe yapmak denebilir. Hume, Nietzsche�den yaklaşık yüz yıl önce arı felsefi yıkım çalışmalarını sonuçlandırdıysa da, Nietzsche�den önce hiç kimse onun kadar iyi bir yıkım çalışmasında bulunmadı. (Ne var ki böyle bir çalışma tekrar gerekli olmuştu, çünkü idealist Alman sistemlerinde metafizik ölülerin arasından tekrar dirilmişti.)
-
Hawk
- Mesajlar: 0
- Kayıt: Sal Şub 24, 2026 11:29 am
- İletişim:
Felsefe Konulari
Nietzsche�nin felsefe yapma sanatı konusundaki üstün yeteneğinden bazı başka örneklere bir göz atalım. Nietzsche hakikate ve hakikatin anlamına dair tasarımlarımızı (gerçek anlamda -hakiki- bir argüman kullanarak) dağıtıyor. Bu çaba sonucunda ortaya, özellikle de bizlerin bilim adına kendimize ve gezegenimize yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz şeylere bakacak olursak, oldukça çağdaş olan bazı ilginç bilgiler çıkıyor. Düşüncelerinin içerikleri günümüzde, o dönemde olduğundan daha az yok edici değiller.
Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888�de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche�nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.
Ocak 1889�da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin�de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner�e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto�m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard�a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche�nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin�den alır.
Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-
Annesi 1897�de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche�nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen�de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay�a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania�dan geri kalanları günümüzde de Paraguay�a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya�ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche�yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe�nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar�a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche�nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche�nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)
Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900�de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O�Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar�daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche�nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche�nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, �Alman Varlığı� coşkunluğuna ulaşmadım. Bu �üstün� ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-
Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888�de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche�nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.
Ocak 1889�da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin�de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner�e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto�m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard�a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche�nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin�den alır.
Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-
Annesi 1897�de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche�nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen�de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay�a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania�dan geri kalanları günümüzde de Paraguay�a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya�ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche�yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe�nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar�a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche�nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche�nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)
Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900�de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O�Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar�daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche�nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche�nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, �Alman Varlığı� coşkunluğuna ulaşmadım. Bu �üstün� ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-
-
Hawk
- Mesajlar: 0
- Kayıt: Sal Şub 24, 2026 11:29 am
- İletişim:
Felsefe Konulari
Nietzsche'nin Gençliği
Nietzsche'nin babası rahipti. Ana tarafı da, baba tarafı da, kaç göbek rahip yetiştirmişti. Kendisi de son nefesine kadar bir vaizci kalmıştır. Hıristiyanlığa saldırmasının nedeni, kendisinde de Hıristiyanlık rûh ve ahlâkının var oluşuydu. Felsefesi kibarlığa, acımaya ve barışa olan eğilimini ılımlaştırmak ve dengelemek için karşıt bir davranıştı. Cenovalılar ona, II Santo (aziz) diyerek en son hareketi yapmışlardı. Annesi, İmmanul Kant'ınki gibi, sofu ve iffetli bir hanımdı. Nietzsche de, kötü bir ayrıcalık, sonuna kadar sofu ve iffetli kalmıştı. Sofuluğa saldırısı da bundandı belki. Bu iflâh olmaz aziz, ne kadar da çok günahkâr olmaya heves ediyordu!
Nietzsche 15 Ekim 1844'de, Prusya'nın Röcken şehrinde doğdu. Doğrum tarihi, tahttaki IV. Frederick William'ın doğum günüyle aynıydı. Krallık ailesinin birçok üyesine öğretmenlik yapmış olan babası, vatanseverlik belirtisi olarak, çocuğuna kralın adını koydu. "Hiç olmazsa, doğum günümün seçilmesinde bir isabet vardı, doğum günüm, çocukluğum boyunca her bir bayram havası içinde geçti."
Babasının erken ölümü, onu evdeki sofu kadınların kurbanı yaptı. Bu hanımlar, onu kadınsı bir incelik ve duyarlı içinde yetiştirdiler. Kuş yuvalarını bozan, bahçeleri yağma eden askercilik oynayan, yalan söyleyen çocukları sevmiyordu. Okul arkadaşları, ona "küçük rahip" diye ad takmışlardı. İçlerinden bir köşeye çekilip Kutsal Kitap'ı okumak, en büyük zevkiydi. Başkalarına zamanlarsa, dinleyicilerinin gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Gizli, sinirli bir stoacılığı ve gururu vardı: Mutius Scaevolo'nın hikâyesine inanmadığını söyleyen okul arkadaşlarının karşısına geçip, avcu içinde bir deste kibriti yakmış, sönünceye kadar da elinden atmamıştı. Tipik bir olaydı bu: Kendini ideal bir erkek durumuna getirmek için, ömrünü, güçlenecek, sağlıklı olacak fiziksel yollar aramakla geçirmiştir. "Ben her ne değilsem, o Tanrı ve erdemdir işte."
On sekizinde, Tanrı'ya olan inancını yitirdi. Hayatının geri kalan bölümünü yeni bir tanrı aramakla geçirecekti. Sonunda aradığını 'Üstün İnsan'da bulduğunu sandı. "Bu değişikliğe kolay alıştım," demişti sonradan. Ama kendini kolayca aldatmasını bilirdi. O yüzden, kendi hayatı hakkındaki sözlerine pek güvenilemez. Bütün parasını bir tek atışına bağlayıp da kaybeden biri gibi acı, alaycı olmuştu. Din, hayatının can damarıydı. Oysa, şimdi hayat boş ve anlamsız geliyordu ona. Bir ara Bonn'da ve Leipzig'de, kolejli sınıf arkadaşlarıyla cümbüşlere katıldı. Hattâ sigara ve içki içmek gibi erkekçe davranışlara uyabilmesini güçleştiren titizliğini bile yendi. Ama çok geçmeden şarap, kadın ve tütünden nefret etti. Vatanının ve çağının bira mutluluğuyla alay ediyordu. Bira ve pipo içen kimseler bir şeyi duru algılayamazlar, ince düşünemezlerdi.
Tam bu sırada, yani 1865'te, eline Schopenhauer'in "İstem ve Fikir Olarak Dünya" adlı kitabı geçti. "Bu kitap, içinde dünyayı, hayatı ve kendi yaratılışımı korkunç bir ihtişamla yansımış gördüğüm bir aynaydı," diyordu. "Sanki Schopenhauer yalnızca benim için yazmıştı. Coşkusunu duyuyor, onu karşımda görür gibi oluyordum. Her satırda bir özgeçi, bir katlanış, bir boyun eğişten söz ediyordu." Schopenhauer'in felsefesinin karamsarlığı, düşüncesini ömrü boyunca etkileyecekti. Yürekten mutsuz bir kişiydi, sinir sistemi sanki acı çekmesi için dikkatle plânlanmıştı. Tragedyayı hayatın kıvancı olarak yüceltmesi de, kendi kendini aldatmalarından biriydi. Ancak Spinoza ya da Goethe kurtarabilirdi onu. Temkinlilik (aequanimitas) ve Kader Aşkını (amor fati'yi) vazetmesine rağmen, uyguladığı yoktu. Bilgelik sükûneti ve dengeli zihin durgunluğu nedir bilmemişti.
Yirmi üç yaşında askere yazıldı. Miyop oluşu ve dul bir kadının tek oğlu olduğu için, askerlikten muaf tutulmak hoşuna gidecekti. Ama ordu yine de çağırdı onu. Sadowa ve Sedan'ın büyük günlerinde, top dolduracak filozoflara da gereksinme vardı. Bununla birlikte, attan düşerek göğüs kaslarını zedelediği için, kendisinden yararlanılamadı. Ömür boyunca bunun acısını çekecekti. Askerlik deneyi o kadar azdı ki, ordudan ayrıldığında, bu konu ile ilgili bilgisi, girdiği zamankinden farksızdı. Kumanda etmek, buyruk dinlemek, acılara katlanmak ve sıkı disiplin. Bu Sparta düzeni, her şeye rağmen, hayâlini okşuyordu ama, böyle düşünmesi de artık idealini gerçekleştirmek zorunda olmayışındandı. Askerliğe tapması, bozuk sağlığı yüzünden asker olamayacağı içindi.
Bunun üzerine, ters kutba yöneldi. Bir dinbilimcisinin akademik hayatını seçti. Savaşçı olacağına, profesör oldu. 25 yaşındayken, Basle Üniversitesinde klâsik filoloji kürsüsüne atandı. Güven altındaki bu uzaklığından, Bismarck'ın kanlı alaylarına hayran kalabilirdi. Oturduğu yerde çalışmak zorunda oluşuna, garip bir şekilde esef ediyordu. Kahramanlıkla ilgisi yoktu bunun. Bir yandan tıp gibi pratik ve faal bir meslek seçmiş olsaydım, diye düşünüyordu. Öte yandan müzikle etkileniyordu. Piyanistliği vardı, sonatlar bestelemişti. "Müziksiz hayat, yanlış bir şey olurdu" diyordu.
Basle yakınındaki Tibschen'de, müzik devi Richard Wagner, başka birisinin karısıyla yaşamaktaydı. Wagner 1869'da gelip Noeli geçirsin diye, Nietzsche'yi çağırdı. Nietzsche geleceğin müziğine coşkuyla bakıyordu, Wagner'deki bilgin havası da hoşuna gidiyordu. Büyük bestecinin büyüsü altında, ilk kitabını yazmaya başladı. İlkin Yunan dramını işleyecekti. Sonu da 'Nibelungların Halkası' ile bitecekti. Sessizlik içinde, kalabalığın gürültüsünden uzak bir yerde yazmak için Alplere gitti. Oradayken 1870'de, Almanya ile Fransa'nın savaşa girdiğini öğrenince durakladı. Yunan rûhu ile bütün şiir, dram ve felsefe perileri ve müzik, kutsayan ellerini ona doğru uzatmıştı. Ama vatanının çağrısını duymazlıktan gelemiyordu. Burada da şiir vardı. "Karşımızda devlet var," diyordu. "Başlangıcı insana utanç verici. Çünkü devlet, insanların çoğu için kurumak bilmeyen bir acı kuyusu, ikide bir buhranlara salarak onları tüketen bir alev. Ne var ki, çağırmaya görsün , rûhlarımız kendilerini unutuyor; kanlı çağrısına yığınlar koşa koşa gidiyor, kahraman oluyorlar." Frankfurt'ta cepheye giderken, gösterişli şakırtılarla şehirden geçe bir süvari birliği görmüştü. Bütün felsefesini yaratacak hayâlin ve görüntünün o an doğduğunu söylemektedir. "En güçlü ve en yüksek Hayat İstemi'nin, sefil bir var oluş mücadelesinde değil, Savaş isteminde, Güç İsteminde, Yenmek İsteminde olduğunu duydum ilk defa." Gözünün iyi görmemesi, cephede askerlik yapmasını engellemişti. Sağlık işlerinde çalışmakla yetinmek zorunda kaldı. Çevresinde savaşın dehşetini gördüyse de, kanın gövdeyi götürdüğü dövüş alanlarındaki vahşîliği gözleriyle görmedi. Çekingen rûhu, bunu sonradan yaşantı eksikliğinin verdiği hayâl yoğunluğuyla idealleştirecekti. Sağlık durumu, sıhhiye eri olarak iş görmek için bile, iyi değildi. Kan göremiyordu. Hastalandı, bitkin bir durumda evine gönderildi. O günden sonra Shelley'in sinirlerine ve Carlye'ın midesine sahip olacaktı: Bir savaşçı zırhı altında genç bir kız rûhu.
Kaynak:
Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol
FRIEDRICH WILHELM NIETZSCHE (1844-1900)
15 Ekim 1844�de Röchen�de doğdu. Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm�in adı verilen NIETZSCHE Protestan din adamlarının yetiştirdiği dindar bir ailenin oğluydu. Babası ölünce annesi, kız kardeşi, anneannesi ve iki teyzesiyle Naumburg�a yerleşti (1850).
1858�de burs kazanarak Almanya�nın önde gelen Protestan yatılı okulu Schulpforta�ya yazıldı. Üstün başarı gösterdiği bu okulda Eski Yunan ve Roma klasikleri üzerine temel bir eğitim aldı. 1864�te mezun olunca ilahiyat ve klasik filoloji okumak ve aile geleneğine uyarak papaz olmak üzere Bonn Üniversitesi�ne gitti. Ama bu arada ünlü filoloji bilgini Friedrich Wilhelm Ritschl�in de etkisiyle klasiklere duyduğu ilgi ağır bastı.
Bu arada müzikle de ilgilenerek Robert Schumann�ın etkisinde romantik kompozisyon çalışmaları yaptı. 1865�de Ritschl�in de ardından Leipzig Üniversitesi�ne geçti ve Ritschl�in yönettiği Rheinisches Museum dergisinde yazıları yayınlanan diplomasız tek kişi oldu. Leipzig yıllarında Arthur Schopenhauer�in felsefesini derinlemesine inceledi.
Richart Wagner ile tanıştı ve onun müziğine hayranlık derecesinde ilgi duydu. 1869�da İsviçre�nin Basel Üniversitesi�nden klasik filoloji profesörlüğüne aday göstermesi istenen Ritschl, bu göreve henüz akademik unvanı olmayan öğrencisi Nietzsche�yi önerdi. 1869�da Leipzig Üniversitesi�nin sınav tez koşulu aramadan yalnızca yazılarına dayanarak doktor unvanı verdiği Nietzsche Basel Üniversitesi�ne öğretim görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl İsviçre vatandaşı oldu ve öğretim üyeliğine yükseldi. Fransız-Alman savaşı başlayınca üniversiteden izin alarak Ağustos 1870�te gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye gitti. Ama dizanteri ve difteriye yakalanınca Ekimde Basel�e döndü. Daha 1871�de bozuk sağlığı yüzünden ağır öğretim yükünü taşıması güçleşti. 1876�da bir yıllık izin aldı; 1879�da da görevinden ayrıldı. Basel Üniversitesi�nden malulen emekli sayılarak maaş bağlandı. Nietzsche profesörlüğü sırasında klasik filoloji çalışmalarından uzaklaşarak felsefeye yöneldi. Bu arada Basel�de dost olduğu kültür tarihçisi Jacob Burckhardt�ın görüşlerinden etkilendi.
Nietzsche 1889�un ilk günlerinde zihinsel yetilerini tümüyle yitirdi. Bir eski dostuna yazdığı çılgın mektuplar sayesinde Torino�da olduğu saptandı ve bakım altına alındı. Çıldırmasının nedeni öğrencilik yıllarında yakalandığı frenginin ilerleyerek üçüncü evreye girmesine bağlandı. İzleyen 11 yıl boyunca bitkisel denebilecek bir yaşam sürdü; hiçbir şey yazmadı. Ve Nietzsche'nin bu ıztırap dolu hayatı 25 Ağustos 1900'da sona erdi.
Kaynak: kimkimdir.gen.tr
...................................*.............. .....................
* *
NIETZSCHE'nin HAYATI
Alman filozofu (Röcken 1844-Weimar 1900). Babası ölünce annesiyle birlikte Naumburg'a göç etti.
1858'de Pjorta Koleji'ne girdi, küçük yaştan gelen dün alışkanlığıyla içine kapanık, din kitaplarıyla başbaşa günlerini. Zamanla dinden uzaklaştı, din adamı olmaktan vazgeçerek 1864'de Bonn Üniversitesi'nde, Klasik Filoloji bölümüne girdi.
1866'da Leibzig Üniversitesi'nde çalışmalara başladı. Chopenhauer'in -İstenç ve Tasarım Olarak Dünya- adlı eserinden etkilendi. 1867'de Prusya Ordusu'na yazıldı. Kendini şiire ve müziğe verdi. Bu sırada Richard Wagner ve F. Liszt'in kızı Cosima ile dostluk kurdu. Hölderlin'e yakınlık duydu. 1869'da Basel Üniversi'nde Yunanca profesörü olarak atandı. 7 yıl süren bu dönemi, Nietzsche'nin yoğun çalışmalara, doğaya, şiir ve müziğe kendini verdiği dönemdir. Eski Yunan felsefesini, edebiyatını okuyup, araştırdı.
1870'te İsviçre uyruğuna girmesine karşın, Almanya-Fransa Savaşı'nda Prusya Ordusu'nda gönüllü hastabakıcı olarak çalışmaya gitti. Ne var ki bedensel zayıflığı, kan görmeye dayanmasını engelleyince hastalanarak Basel'e döndü.
1871'de ilk kitabını yayınladı -Müzik Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der- (Tragedyanın Müziğin Ruhundan Doğuşu). İtalya'ya geziler yaparken, yoğun çalışmalarını sürdürdü: -Unzeitgemösse Betrachtungen (Çağa Uymayan Düşünceler). 1876'da hastalanınca izin aldı. Sorrento'ya yerleşti, 1877'de göreve döndü. 1878'de -Menschliches, Alzummenschliches- (İnsanca, Tümüyle İnsanca) adlı eserini yayınladı.
Sağlığı yeniden bozulunca üniversiteden emekli oldu (1879). Bundan sonraki çalışmalarıyla özgün felsefesi ortaya çıktı.
1889 Ocak başlarında kriz geçirdi. Jena'da bir sağlık evine yerleştirildi. Annesi ve kız kardeşi bakımını üstlenerek Naumburg'a götürdüler. 1897'de annesinin ölümü üstüne, kız kardeşi Elisabeth onu Weiman'a götürdü. Burada da hiçbir iyileşme göstermedi, 25 Ağustos 1900'da öldü.
Kimler çevrimiçi
Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir